Oca 23

şehre karanlık bir yabancı geldi
yüzü yoktu/ yüzsüz sokakların adımcısıydı
boydan boya geçti caddeyi tehlike kusarak
sarhoş kaldırımların yalancısıydı

kırbaçlanan bir atın şahdamarı gibiydi bakışları
bakışları bakir sözleri fakir
elleri kimsesiz soğuk ve zifir
elleri ihanet silici
elleri dert bilici

bir çöl kızıllığının çaresizliğinden geçti/ geçti de
savaş haritalarının hançerli gölgesinde duramadı
son durak değildi anlaşılan/ hintli bir kahin demişti
bangladeş sulardayken o sahrayı yaşıyordu/ sahra onu
öyle demişti endonezyalı bir cüce
sevmek iyi kalpli bir şarabın
yine de boğazını yakması gibiydi
boğaz yandı şehirler talandı, o namlu sırtlandı
gözleri kanlandı kervan çalındı çöl yalnızlığa sarıldı

şimdi…

şehre karanlık bir yabancı geldi
yüzü yoktu
kalbi yoktu
şarkısı yoktu
öyküsü çoktu…

Ali Tanyıldız

Oca 23

elinde olta takımları taşıyarak yürüyen
bir allah’ın kuluna rastlayamayacağınız
o çok dik yokuşlarda biz bir zamanlar…
kitap dolu sırt çantalarımızın
kalın askılarıyla yıpratmıştık minik omuzlarımızı
devrile döküle terlemiş/ üşümüş/ çok defa
düşmüştük de kalkıp yine yürümüştük
yani/ sizin aşk(lar)ınızdan öldüğünüzü söylediğiniz
o kentte
bir çocuk-luk kadar yaşamışlığımız vardır
izninizle tanırız/ hani
hele bu mevsim hava nasıl da ağır ağda kıvamıdır
yosun kokusundan yoksun rüzgarlar yaladıkça
nasıl yalazdır teniniz/ hâlden anlarız

hatta bu sebeple siz yine erken kalkıyorsunuzdur
yakalamak için serinliğini sabahın
yüzünüzü bile yıkamadan
güvercinler besliyorsunuzdur avuçlarınızdan…
sonra bir şort geçiriyorsunuzdur bacaklarınıza
beğenmiyor/ hayıflanıyorsunuzdur
göbeğinizden mütevellit sanıyorsunuzdur ki hayır;
(şort mort) yakışmaz
deniz manzarası olmayan kentlerin adamlarına

sonra annenizi bekliyorsunuzdur/ muhtemelen
susamlı simit getirsin diye eve gelirken/ ve
o ancak geldiğinde demleyebilecektir çayı
siz üşeniyorsunuzdur mutlak/ ki mutfak kapısı
tam karşısındadır komşu evin çatısına bakan
hayata ç/alışma odanızın
yine de kalkmıyorsunuzdur yerinizden…
zira geceleri erken yatmıyorsunuzdur
kim bilir hangi aşkınızdan kalma sızınız?
acıtıyor diye derinden…

bizse hâlâ (şiir miir) yazıyoruz geceleri
(aşk maşk) hâk getire/ ah! ama bir de
üzerinize afiyet…
şimdilerde biraz hastalıklı bir telaşa gebe
parmaklarımız
özleminizle sözleniyoruz da adı üstünde
kıvrandıracak ya ille;
“nişanı kış tarafı yapar” deyip kestirip atarken
onu da biraz size benzetiyoruz
bileklerimiz kan revan fakat ellerimiz mahkum
öfkemiz gani de bu öfke
ne dileklerimize ne de bileklerimize yararlı
şimdi başka düş’ün yokmuş gibi
kasım gel/sin diye sık dişlerini/ bekle babam bekle…

henüz (düğün müğün) de konuşmuyoruz/ hem
bir düğüm ki boğazımızda/ gittiğiniz an attığınız
zaten güğüm güğüm yas biriktirmişiz
söz çeşmenizden damlattığınız
değişmeyen tek biziz
siz gitmezden önce karşımızdaydı ya hani/ deniz…
artık gözümüzün ta bebeğinde!

ve sırf vakit geçsin diye
elinde olta takımları taşıyarak yürüyen
adamlar seyrediyoruz sahilde
(kasım masım) dertleri yok/ sakinler;
(balık malık) tutuyorlar/ bize bir telaş gark oluyor
aklımıza kasım gelince/ tutturuyoruz
arada bir/ öldüğünü unuttuğumuz annemize:
“(gelinlik melinlik) yok!” diyor
bir şort geçiriyoruz bacaklarımıza/ yakışmıyor
denizi gözlerimize gömdüğümüz geliyor aklımıza
bir sandalye çekiyoruz aynanın karşısına
sizi gördüğümüz günden beri çektiğimizi unutup…

elâ bir deniz manzarası seyrediyoruz gözlerimizde.

anlamı-yor/uyorsunuz;
olan yine şiirlerimize oluyor!

Jale Demirdöğen

Oca 23

banu kalyoncu resmi sitesi

 

 

 

 hadi ben gidiyordum
siz kalıyor muydunuz

iki dudak arası yangında
yalan asla sığınamadı dudaklarınıza
esaretin hazzına varmadan

hani ben de sizin düşünüzdüm
yok orası değil burası

titremeyle dökülür düşünüm
şiirin tam da burasında
sizin huzurunuz diyordu. ben değil

hangi… derdim hangi

ah derdim…hiç bir dudak aralamaz
doğrunun sancısını tatlıyken şarkılarım
ve kıra düşen kara saçlarınızı

derdimi derdim…düş şaşkın der.
aşk gevşetir düşünü… dinleyiniz.

ölüyordum açlıktan ben köle olmadan…

A.G.Ö/
yirmiikiocakikibinsekiz

Fotoğraf : Ilgaz Uğurluer

Oca 09

 

I

Hep meselâ diyordum ya canım… İşte yine:

Senin ismin ile söze girince
İnceden bir rüzgâr esti meselâ.
‘Adam gibi sevmek’ diyorduk hani;
Yalnızca bizlere hastı meselâ.

Boynunu bükerken o lila sümbül
Ne bağban anladı; ne lâle, ne gül.
‘İmdat! ‘ diye feryâd ederken bülbül
Seni görüverdi, sustu meselâ.

Seni düşünürüm, titrerim canım;
Sensin hem bu yanım, hem diğer yanım.
Bilmem ki nedendir bu heyecânım?
Yüzümü bir ateş bastı meselâ.

II

Mâzîyi, âtîyi, her şeyi silip
Keder cânevime oturdu gelip.
Bir (Hû!) nefesiyle neyden yükselip;
Perişân eyleyen sesti meselâ.

Bir ana gibiydi şefkatli yârdı,
Üstüme titrerdi; sevip, sayardı.
Kaşını çatmaktan hicâb duyardı;
Durup dururken de küstü meselâ.

Acı, tatlı nice günler devirip
Bunu da yaşadık zamana erip.
Başını bir yana, şöyle çevirip
O gül cemâlini astı meselâ.

Yaprağa, dikene, güle gülerdi
Kendini unutup ele gülerdi.
Ağlanacak hâle bile gülerdi;
Aslında; bence o yastı meselâ.

Bir anda altına düştük eleğin,
Sustum, söylemedim bu güne değin.
Gün göstermeyen şu kahpe feleğin,
Biraz da bizeymiş kastı meselâ.

Yaşandı ve bitti elemli dünler,
Neler getirecek kimbilir günler?
Sanki yaşanan o bütün hüzünler,
Hayallerimdeki sisti meselâ.

Esat ANIK
07.12.2007

Oca 05

MERHABA

Havadan Sudan
Etiketler: Etiket Yok 1 Yorum »

Sevgili Banu, bir uğrayıp selam vereyim dedim sadece. Bu arada buraların da gitgide zenginleştiğini farkettim… Ayrıca şiir ve düştüğün not için teşekkürler…

Sağlıcakla ve şiirlerle kalmanı diliyorum…

Ahmet Can Akyol


Sayfa 1 / 212»

Creative Commons License Bu site Wordpress tabanlıdır, tasarım ve gelişirme ise Erkan OKUR'a aittir. Sitede yer alan yazılar Banu Kalyoncu'ya aittir ve Kullanım - Alıntılama Şartları'na uyulmaksızın kullanılamaz. Siteye giren herkes bu şartları kabul etmiş sayılır ...